Yaşamımın bir dőnemine ait bu tanıklıklar onsekizinci mektupla beraber bitti. Devam etmeyi çok istiyorum. Daha iyilerini hatta benzer dűzeyde bir kalitede yazabileceğimden şűpheliyim. Kalitenin őtesinde yazmanın bana iyi geldiği kesin.   Şu aralar da çok ihtiyacım var. Sanırım en azından deneyebilirim.

Okuyup dűşűnce, duygu  ve içgőrűlerinizi paylaştığınız için hepinize çok teşekkűrler.

Şu yazışmalarımda dikkatini bir şey çekti mi? Sőzde aşkı sorguluyorum ama bi an durup bakarsan farkedeceksin ki hafiften hefiften seni sorguluyorum. Bunu farkedince durdum. Bu durumu analize koyuldum. Bu da beni farkında olmadan içselleştirdiğimiz bazı mantıksal çıkarsamalara ve varsayımlara gőtűrdű. Adına dışsallaştırma mantığı dediğim ve gűndelik yaşamımızda sıkça kullandığımız bir sűreci farkettim.

Farkında mısın kendimize, yaşantılarımıza yőnelik őzellikle de olmusuz şeylerde alabildiğine edilgen cűmleler kuruyor ve kendimizi o şeyden izole ediyoruz? Ya da kendi payımızı gőz ardı ediyoruz. Bunu yaparken de dışardan bir şey bulup bűtűn suçu ona yűkluyoruz. Yani dışsallaştırmış oluyoruz sorunu. Tűrkűlerimize ve şarkılarımıza bak; çoğunluğu (hepsi de olabilir pekala) hep birileri ve birşeyleri suçlar; allahtı, kitaptı, kaderdi, nasipti, niyetti, kőtű aşklar ve kadınlardı derken biz pűr-Î-pak.

Ilk başta kısa yoldan kendini aklamak gibi geliyor olabilir ama aslında sorunları dışsallaştırdıkça kendimizi – izole ettikçe git gide kendimizi de yaşamsal sorunlar karşısında edilgenleştirdiğimizi unutuyoruz. Edilgenleştikçe de kőleleşiyoruz.  Bu taa politik ve ekonomik yaşamımıza kadar etkili olabiliyor.  Geçenlerde biri gőstericilere saldıran polisden sőz ederken ağlamaklı bir tonla diyordu ki “Alçaklar! Nasıl da saldırıyorlar” “Ne bekliyorsun? Çiçek mi atmalarını?” dedim. Beni sivil polis olmakla suçladı. Anlıyor musun? Işte bőyle işliyor bizimkilerin materialist dialektik mantığı. Yani birilerini őylesine suçlamaya alışmışız ki, konunun őzűnű bile unutuyor oluyoruz suçlama histerisini yaşarken. Bunu sőylerken tabii ki polisin saldırısında bizim suçumuz ne? gibi saçma bir sorgulamayı őnermiyorum kuşkusuz. Yani polisi suçlamak yerine, polis tabii ki bunu yapacak gostericiler polisin şiddeti karşısında ne yapmalıyı tartışmayı unutuyor oluyoruz. Hatta hatta daha soyut boyutta  şunu da sőylemek műmkűn ki zalimin zulmunu suçlamak kolay tabii. Bizim direkt ve dolaylı onayımız olmazsa zalim ne kadar zalim olabilir ki? Hiç bir diktator kendi başına gűçlű değildir. Hiç bir sistem kendi başına.

Biliyor musun bunlar bana kimi dűşűndűrttű? Demirel’i.

Gűlme, evet Sűleyman Demirel’ı hatırlattı bu irdelemeler. Belki bu dışlaştırma mantığınin tarihsel kőkleri Demirel’in demagojilerindeki mantığa kadar gidiyor. Hani “Petrol vardı da biz mi içtik” diyen o mantık. Ve bizler de birer kűçűk Demirel olarak bu oyunun sahnesinde. Onun için bu aralar kűfűr edeceksem eğer “Demirel’in çocukları” diye kűfűr ediyorum artık. Itiraf etmeliyim; Çok zevk aldığım, doğrudur.

Bugűn korkunç bir arzu ile denizi őzledim. Koca suların ortasında bir kabarcık kadar kűçűcűk ben. Gőğsűműn iniş kalkışı denizi taklid eder gibi; Bir yandan bir dehşet duygusu o sonsuzluğun yarattığı, őte yandan ahenkli birlikteliği uyum ve rastgeleliğin. Oksijen yetmiyor. Vűcudumun serin sularla buluşması dűnyadan bir kopuşun başlangıcı gibi sanki. Her şeyi bir anda geride, suyun űstűnde/dışında bırakmak…

Kapatıyorum gőzlerimi. Her kapadığımda ayrı bir deniz; ya çalkalanıyor, ya da çarşaf gibi uzanıyor őnűmde. Gőzlerimi kapatıp bűtűn denizlerimi birleştirmek istiyorum; balığıyla, yosunuyla, dalgaları, ve uysallığıyla.  Işte deniz.

Sonra aklıma dűşűyor denizinden koparılmış balıklar, yosunlar, deniz kabukları. Űlkesini terketmek zorunda kalmış kuşaklar sonra. Sonra kőyleri, obaları, tarlaları yakılmışlar. Savrulmuşlar. Ocağına ateş dűşsűn istiyorum ocaklara ateş dűşűrenlerin.

Denizi őzlűyorum. Hem bu denizi őzlemeler de nerden çıktı allsen Orta Anadolu’nun bu bozkırında? Hani deniz çocuğu olsaydım bari deniz kıyısında bűyűműş. Hani őyle açılmışlığım olsaydı maviliklere. Kaybolup kaybolup bulmuşluğum olsa bembeyaz kőpűklerde. Sanırım Akdeniz karışmış kanıma seni őptűğűmden beri o deniz kıyısında Izmir’de.

Bazan kendimin bile şaşırdığı bir umutluluk hali yaşıyorum. Korkunç bir umutla bekliyorum. Telefon olabilir, ya da mektup, ya da acele bir telgraf. Her posta kutusuna gidişim bir başka deneyim. Evet, bazan bir gűnde defalarca posta kutusuna bakıyorum. Oysaki gűnde bir kez posta servisi var.  Olsun! Ben yine de bakıyorum. Ve her defasında ilk defa bakıyormuşum gibi depremler yaşayarak açıyorum kutuyu.

Postahanedekiler őnce garip –garip bakıyorlardı benim aynı gűnde defalarca posta kutusuna bakmama. Sonra bu garip ve şaşkınlığın yerini kızgınlık aldı. Şimdilerde de bir acıma duygusuna dőnűştű sanki; ya da benimle empati kurdular sonunda. Artık beni gőrűr gőrmez ve ben daha kutuya bakmadan “Gelmedi! Yok bir şey!” diyorlar. Zoruma gitmiyor onların bana karşı geliştirdikleri bu acıma ile karışık duygulanımları. Evrensel bir duyguyu ortak yaşıyoruz işte, ne gűzel. Ama bazan ben kendime őfkeleniyorum ve “Kes artık şu umudu” diyorum. Ama umut kesilmiyor biliyor musun? Bu umudun umut olması ile ilişkili tabi, çűnkű umudun self-regenerasyonu var; yani kendini yenileme. Hani kertenkeleyi kessen kendini yeniler ya aynen őyle işte. Umudu istediğin kadar kes o bir şekilde kendini yeniliyor.

Insan olarak belki bizim tek kendini yenileme yanımız bu. Ayrıca bu regenerasyonu da başka şeylere, nesnelere de yűkleyebiliyoruz. Benim őrneğimde mesela, umdun bir zavallı posta kutusuna yűklemlendiğini gőrűyoruz. ( Yine ad verme-tanı koyma eğilimim baş gősterdi. Tamam. Kesiyorum.) Ancak son bir şey daha sőyleyeyim. Hani posta kutusuna ődediğim yıllık bir kira var ya, işte o kiraya umudun kirası adını verdim. Dűşűnebiliyor musun, umudu kiralamış oluyorum bir şekilde. Hatta hatta kira aracılığı ile umudu vergilendirmiş bile oluyorum. Biliyorsun vergilendirilmiş her şey kutsaldır bu duzende (Vergilendirilmeyip kaçırılanlar ise haklı-helal kazanç! Neyse konumuz bu değildi). Yani diyeceğim o ki, umudu da vergilendirerek umudu resmi dűzeyde kutsallamış  olduk. Yani sayende yaşamım boyunca ilk resmi kutsallıkla kirlenmemi bir şekilde yaşamış oldum.

Ve senden ilk yanıtı alır almaz kimliğimi tűm resmi iliskilerimi fes edeceğim posta sisteminden.

Bundan bőyle ya akan-suya bırakırız mektuplarımızı ya da gűvercinlere…

Gűnlerdir sana yazmıyorum. Yazınca geçici de olsa bir rahatlama yaşıyorum oysa.  Yazmadığım zamanlarda da yaşadıklarımı yazarken sana nasıl anlatacağm diye dűşűnűyorum. Bu da seni her anıma katmak oluyor. “Ne gűzel!” deme, çűnkű sandığın gibi değil, bu sűreç acı veren bir sűreç. Soluk alıp vermemi de zorlaştıran bir acı. Bazan bu acıdan aldığım bir doyum mu var diye sormuyor değilim oysa kendime. Belki de – ne bileyim – kimbilir- bir şekilde bu acıyı sevmeye başladım. Çaresizliğin mazoşizmi bu olsa gerek.

Bak yine yaptım. Bir kıssadan hisse gibi teşhis koydum, bir ad verdim hem de en olumsuzundan. Bugűnlerde korkunç bir şekiled herşeylere bir pataloji bulup ad verme eğilimindeyim. Neden acaba? Belki ad vermemek belirsiliği arttırıyor. Oysa yaşananlar o denli belirgin ki ada falan ihtiyacı yok. Kimbilir elki de bi ad verme edimi sadece bir alışkanlık ilkesidir. Şimdiye kadar bőyle group, işittiğimiz için, yani alıştığımız için, bundan sonra da bőyle alıştığımız gibi sűregitsin istiyoruz herşeyi. Oysaki mitleşmiş bile yaşadıklarımız, kőhneleşmis. Yeni bir mit yaratmak gűcűnden de yoksunuz. Űstűne űstlűk hiç bir şeye de yeltenemiyoruz. Korkularımız çoğalıyor birileri kendimizle yűzleşmelerden sőzetse.

Sen de korkuyorsun değil mi? Kendinle yűzleşmeten korkuyorsun. Yoksa iki satır da olsa sen de yazardın. Anlamsız da olsa, kűfűr de olsa sadece iki satıra.sevineceğim. Insanlaştın demektir bu diye anlayacağm. Kendinle yűzleştin demektir diyeceğim…

Bugűn Kierkegaard’ın gűnlűğűnde bir ben gőrdűm. Şőyle diyordu,
“Dűzgűn burnum, gűzel gőzlerim, kűçűk ayaklarım için sevmedi beni. Űstűn zekam için de değildi. O yalnızca beni sevdi fakat yine de anlamadı beni”

Sen beni anlıyor musun?

Hala hiç bir haber yok senden. Posta kutusu yine boştu. Kendimi aldattığımı ve umutlarıma ihanet ettiğimi dűşűnűyorum..

Bugűn o zavallı, o çaresiz Cahit Sıtkı’ydım.

Ne doğan gűne hűkműm geçer
Ne haldan anlayan bulunur

Hiçbirşeye hűkműm geçmiyor. Burada Mayıs da bile kar yağdı. Nasıl moralimi bozuyor bu bilemezssin. Paranoyakça varsayımları kendime atfedeceğim korkum olmasa havanın beni kızdırmak için bőyle yaptığını dűşűneceğim.
Zaten sataşacak birilerini arıyorum. Dűn gőglemle kavga ettim. Ağzını burnunu kırdım serserinin. Varoluşumdan beri hep sırtımdan geçinip durdu. Bir gűn de bir işe yarasa bari. Kendine bile yararı yok ki bana olsun. Onca şeyden sonra hala benimle yaşamayı yeğliyor.
Yarın gűneş tpelerin ardındayken konuşup őzűr dileyeceğim. “Kusura bakma gűcűm ancak sana yeti!” diyeceğim. Ne yapayım başkasına çatsam ne olacak ki? Tűkűrsen yağmur sanıyor kimileri. Namussuz- şerefsiz desen adam nerdeyse kendinin onurlandırıldığını sanacak.”Yok abi hala bir Kastelli ya da Horzum olamadık” diyecekler.. Offf çıldıracğım! Olmadığını bildiğim halde Tanrı’ya kűfűr ediyorum bu kez. Eminim eer varolsaydı o da űzerine alınmazdı allah bilir. Ancak şurda birşeyi itiraf etmeliyim. Kűfűr ederken şőyle ya da bőyle rahatlıyorum.
Al işte gőrdűn mű bak? Hava yeniden bozdu. Ortalık iyice karardı. Yağmur mu yağar, kar mı, dolu mu? Bilmiyorum. Bildiğim birşeylerin yağacağı kesin. Yeryűzű bile aptallaştı. Adını bilmediğim ağaçlar çiçek açmışlardı ne gűzel. Dőktűler çiceklerini. Kuşlar őtmeye başlamışlardı sabahlarla bir. Gittiler. Bahara műdehale var resmen ve militarist gűçler sıkıyőnetim uygularız diye gőbek atıyorlar ve ellerini ovuşturuyorlar kőpekbalığı suratlarıyla dillerini iki metre çıkarıp salyalarını silerken.
Bu gidişle yazın geleceği yok. Baharın zamanı geçti. Şurası kesin őnűműz 12 Eylűl’lű sonbahar.

Sınırlara gidip gelmeler intihara dőnűştű. Hala nasıl katlanıyorum bunca acıya? Neden? Ne adına? Peki ama nasıl katlanabiliyorum?

Kopsa ya bűtűn iplerim.
Bitse…
Ağlasam.
Yerli yersiz gűlsem.
Bűtűn değerler yitirse değerlikliklerini.
Çekilsem çok kőşegenli kuytulara.
Kimi gűn başım dizlerimde saatlerce.
Kimi gűn aynı gizil melodi eşliğinde dans etsem sokaklarca.

Koy resmi rapolarla onaylansın adım.
Chekov da değildi desinler, Van Gogh da.
Sıradandı diye geçsin tutanaklara…

Geceleyin bir ses bőler uykumu /Nerdesin?

Bűtűn şiirler beni açıklıyor gűnlerdir. Gűnlerdir bőlűk pőrçűk dizeleri doluyorum boynuma ve bir nakarat gibi tekrarlıyorum.  Her dize bin ah ve çaresiz seslenişlere dőnűşűyor: “Nerdesin?”

Geceleyin bir ses bőldű uykumu. Baktım. Yoksun.

Yűzűn bir dűş uyanmışlığının berisinde. Zaten hep belli belirsiz yaşamadık mı? Bu yűzden de herkes kendis cephesinde savaştı durdu. Baharı sanrılarda gőrdűk ancak, zaferi “belki”lerin içinde yarına yűkledik. Kurtuluş yoktu. Ne zaman kaldırsak başımızı vurulduk. Ellerimizi ellerimize uzatsak bir mayın patladı hep.

Travmalarda yitirdim suretini. Sahi gőzlerin ne renkti? Saçların kıvır kıvır mı hala? Dűz műydű yoksa? Sen kimdin? Beni bőyle deli divane eden, sınırlara gőtűren, bőyle mahsun, bőyle űrkek yapan. Sensiz neden edemedim? Seninle yeni yalnızlıklar, yeni acılar őzdeş. Olması gereken bu mu? Nedir adına aşk dediğimiz? Yalnızlı kaygısı mı cinsellik giyinmiş? Cinsellik mi yalnızlık takınmış?

“Őnce sőz vardı” diye başlıyordu kitaplardan biri? Ve sőz Tanrıydı. Őnce korku vardı diyorum ben. Korkunun ardı sığınak. Sığınaklarımıza aşk mı dedik? Evet aşk dedik ve sahiplendik. Sahiplendikçe korkumuz da arttı. Sahip olmanın açmazı kaybetme korkusudur. Korktuk. Aslında kaybetmekorkusunun altında yine yalnızlık korkusu vardı.

Bu ve daha sayamadığım nice korkulardan dolayı ki aşkın gőzűnű kőr eyledik. Şimdilerde o denli kőr gidiliyor ki sevgiliye işte o kadar. Kőr oldukça korkularımız kaygılara dőnűştű. Kaygılandıkça kőrlűğűműz çoğaldı ve en bűyűk darbelri ve onulmaz yaralarımızı aldık bőylece. Hiç kapanmadı o yaralar; derin, kanar durur hep. Dinmez.

Işte o en kőr aşkla geldim
Aldatılmaya/ oynanmaya/ sőműrűlmeye/ yıkılmaya
O denli safdil
Aldat beni/ Oyna benimle/ Sőműr bűtűn bilinçaltı bilinçűstű kaynaklarımı
Yık

Hiç bir olanağm yok elimde engel olacak. Seni kontrol etsem, sınasam, biçimlesem olmayacak; sen olmayacaksın. Oysa senin sen oluşunu istiyorum. Ben ancak seni çoğaltan olmalıyım. “seviyorum” sőzcűğűnűn başka açılımı yok.Onsuz olunmaz őn koşul yine o. Sensiz bir yok oluşu yaşıyor olmam bundandır.

Biri bu gemi batmalı diyordu
Gel
Bu gemi batmasın
Gel inkarım ol yokoluşlarda.

I.

Karanlık sadece Ankara’ya değil yüreğime de iniyor her akşam. Günü seni görünce başlatıyorum. Sen gidince akşam. Hep akşam. Uşüyorum. Ve sen gidiyorsun. Hemen gidiyorsun ve hep gideceksin. Hayır kıştan değil kısalması günlerin. Nesnel dünya açıklayamaz çünkü öznel süreçleri.

Hiç bir kuram açıklamıyor beni. Hiç bir şiir ritmini bulmuş değil yüreğimdeki bu fırtınanın. Belki biraz kemanı Peganini’nin; o ince sızı.

Belki biraz Saman Sarısı… Belki bu monolog… Ama yok… Gitmesen… Sevgilim… Bitmese…Ellerimi salıversem yüreğimden akana… Seni sarsam. Hiç sarılmamış gibi…

II.

Akşam Geceye dönüşüyor. Sokaklar çekiyor yorgun işçilerini ve sürüyor orospularını, pezevenklerini, ve zontalarını ortalığa. Iyi ki sokakta değilim. Iyi ki sığınacak bir yerim var. Böyle pencereye gidip buğulanan camdan neyi aradığı belirsiz gözlerle bakınmasam 100 Yıl’ın bütün pencerelerindeki işıklara. Karşı apartmandaki o basma elbiseli kadın kollamasa pencereye çıkışlarımı. Mutsuz bir kadın. Biliyorum. Once kocasını bekliyordu gece yarılarına kadar. Camın önünde uyuduğu olurdu. Ve şimdi beni bekliyor kocasını beklediği yalanına inandırarak kendini. Beklediği ben de değilim. Biliyorum… Göz-göze geliyoruz aramızdaki karanlık geceyi yırtarak. Başımı öne eğiyorum ve içeri geçiyorum. Onu anlıyorum

III.

Gece ilerliyor.  Yalnızlığımla bir olup bütün vücuduma dolanıyor bir yılan gibi. Uşüyorum. Oysa kaloriferler yanıyor. Oysa kazağım da var. Battanniyeye sarılıyorum ve kollarımı karnıma çektiğim dizlerime dolayıp gömülüyorum. Neden yoksun? Neden her akşam gitmek zorundasın? Neden gelemiyorum kapına?

Aç kapıyı bak ne diyceeem?

YETER!

Hışımla kalkıyorum. Dışarda kar karşılıyor beni.

Yuvasını gaip eyleyen bir kuş gibi kar / Düşer / Düşer ağlar.

Ve o suzinak şarkı… Adımlarım yavaş yavaş ağırlaşıyor. Paltomun yakasını kaldırıyorum ve ellerimi ceplerime sokup sarılıyorum yokluğuna. Beyazlıyor üstüm başım. Artık üşümüyorum. Ufku aramalıyım. Kaldırıyorum başımı. Karanlığa doğru akan işıklarıyla uzanıyor önümde Konya karayolu. Otobüsler geçiyor karları savurarak. Bilmediğim bir kente, ülkeye gitmek çırpınıyor içimde. Bir kenti yeniden yaşamak.

Iki kişi geliyor karşidan. Belki polis! Bekçi belki?

Kimliğim? Yok.

Kürdüm üstelik komunistim bir de.

Dinsizim de.

Bir de sana aşığım.

Dönsem? Daha çok şüphelenirler mi? Başımı öne eğmemeliyim? Göz-göze gelmeden…

YETER!

Başımı dikleştiriyorum, gözbebeklerim büyüyor, kaşlarım çatılıyor.  Onlar korksun! Korkuyorlar. Kisa boylusu saati soruyor. Şüpheyle süzerken beni. “Saatsiz yaşıyorum” diyesim geliyor içimden.

Saat? Saat 24:30.

Keşke ben de saatin neden 24;30 olduğunu sorsaydim.

Deli sanırlar mıydı acaba?

IV.

Eve dönmeliyim.

Yarın sabah dersim var. Yaşamak için mi çalışıyoruz, çalışmak için mi yaşıyoruz? Neden herşey kaos? Ve neden yanıtını bilmiyorum sorularımın? Eve dönmek istemiyorum. Beethoven bekliyordur  şimdi kapıda! Van Gogh yine kulağını kesmiştir. Korkuyorum.

Dönmeliyim.

V.

100. Yıl söndürmüş ışıklarını. Eskiden sabahlara kadar yanardı. Üniversiteliler vardı, sorular soran, arayan. Gitar ve sazlarla geceyi güzelleyen. Şimdi tek tük işıklar pencerelerde. Bir de karşı apartmandaki kadın. Uyumuş yine pencerenin önünde. Kocası gelmeyecek yine.

Kim hesabını soracak yaşamı çalınmış bu kadının? Kim yargılayacak paşaları, işkencecileri, işkencecileri yargılamayan yargıçları, yasaları, yasakları, kim?

Terketmeliyim seni. Başka olmayacak. Yoksa kendimi terkedeceğim.

Şimdi sen kalkıp ona gideceksin her akşam ve ben hep senin yokluğunu saracağım öyle mi?

HAYIR!

Felaket başım ağrıyor. Sebebini bilmiyorum. Oysa nedensel bir dünyada yaşıyoruz. Bir sebebi olmalı. Çok zedelenmiş bir hücre mi beynimizde? Çok sancılı bir iletişim(sizlik) mi? Bir Apaçi çıksa “Ben Amerika’yım” dese okuna direncini takıp. Christopher Columbus’un kaşif olmadığını söylese. Anam Kürtçe Türk olduğunu söylemese. Ben bütün yoksullara karınları açken Allah’a inanmalarının sebebini sorsam? Mevzuatların anlamını/hesabını sorsam tek tek bütün bakanlara/başbakanlara ve bakmayanlara. Bütün realist, kübist, ekspresyonist, ve modernist, post-modernist ressamlara neden her mavinin diğer maviden farklı olduğunu sorsam.

Ve sana sorsam “neden iki yakamız bir araya gelmiyor?” diye. Neden başımızı sokacak bir küçük evimiz yok? Neden taksitle yaşayıp toptan ölüyor insanlarımız?

Her soru bir cevabı hakkediyor. Ve cevaplar soruları sormanın bir bedeli olarak zehire bandırılıp zorla yutturuluyor insanlara. Soru soranlara hoş gözle bakılmıyor; Halk ajan-provakatör diye bakıyor, devlet terrorist olarak.  Falcılar daha revacta herkeslerden; geleceği satıyorlar. Psikologlar kurulu düzenlere uyumu. Hacı–hocalar? Cenneti pazarlamakatan ellerinde bir şey kaldı mı sahi? Soru soranlar kurda kuşa karşı yapayalnızlar…

Her şeye devlet müdehalesi var. Devletin ulaşamadığı yerlerde mahalle, mahallenin ulaşamadığı yerde para-militer güçler var müdehale edecek. Intiharına bile müdehale var. Özgür iradeleriyle kendi yaşamını dahi sonlandıramıyor insanlar.  Intihar deyip geçme? Intihar en radikal protestodur; bombalı ya da bombasız. Polis-itifaye onun için engellemeye çalışıyor intiharları: Her tür protesto suçtur.

Hiç bir şeye karar bile veremiyoruz artık. Reklamlar neleri satın alacağımızı belirliyorlar. Saatler kaçta işe gidip geleceğimizi. Hayatında doğru dürüst çalışmamış olanlar kaç yaşında emekli olacağımızı belirliyor. Ellerimiz resmi raporlara göre okşuyor çocuğumuzun başını. Beyin ile elin kardeşliğinden söz eden yok. Söz edenler müfradata uymadıkları için toplum dışı ilan edildiler. Beynimiz köreriyor. Oysa az sancı çekmemişti evrim kronolojisinde. Lamarck’ı aklıyoruz. Zavallı biz. Zavallı beynimiz.

Nasıl da başım ağrıyor!

Şu kerpiç duvarlar neden hapishanem? Ben ne diye her şeyin yaşandığı bu tek odada? Bu sesleri hiç tanımıyorum ben. Hiç biri benim değil. Buranın adını söylyorlar. Hiç duymadım daha once böyle bir adı. Öğretmen olduğumu söylüyorlar. Neyi öğreteceğim insanlara? Ne hakla? Ne adına?

Ben ne diye buralardayım? Sen ne diye nerelerdesin?

Sırtımda bir hançer sanki şu baş ağrısı…

Bugün Rodin’in Düşünen Adam’ını gördüm. Şimdiye kadar hiç böyle bir gözle görmemiştim onu. Meğer ne acılar yaşarmış bir heykel. Beton duvarlar da acılar yaşar mı? Bir dili olmalı duvarların ve kendini yıkmalı söylemlerde.

Bugün Rodin’in Düşünen Adam’ını gördüm. Nasıl öfke doluydu öyle? Nasıl kederliydi sıkılı yumrukları (Biliyorum, ama elleri yumruk yumruktu diyorum, gördüm). Karşısında durdum. Küçüldüm bakışlarında, o büyüdü. Gözleri üstümdeydi. Suçluca kaçırdım gözlerimi. Tersiyle itse elinin yıkılacaktım. Hiç bir şey demedi. Derdi oysa. Baktım gözyaşları yalnızdı.

Sahi kim dikti onu akıl hastanelerinin bahçelerine? Neden delinin stereotipi yapmışlar onu? Neden delinin stigmasi öyle olumsuz? “Düşünmek deliliktir” demek istiyorlar herhalde.

Gözdağına: “Düşünmeyin ha! Yoksa tıkarız size buraya!”   Akıl hastanelerinin işlevi hapishanelerinkiyle aynı. Neden düşünmedik hiç bunu?

Peki şimdi ne yapmalı? Deli’yi akıllılardan nasıl kurtarmalı? Rodin’i delilerden… Kurtarmayı kurtarmak da gerekli.

Propaganda çalışmalarına başlayıp deliliği aşka ödünlemeli. “Deliler gibi seviyorum” demek yetmiyorsa başka sav sözler bulmalı. “Aşk aklın çılgınlığıdır” dersek Kant kızmaz herhalde. Herkesin göreli de olsa aşık olduğunu varsayarsak…

Veya “Delilik erdemdir!” mi desek acaba?

Veya “Hayatta en hakiki mürşit deliliktir” e ne dersin?

Pazar ahlakına uygun bir iki söz de bulmalı: “Delilik mülkün temelidir” gibi…

Bana ne düşündüğünü yaz olur mu? Ben Rodin’in atölyesindeyim.

Her yere yetişememekten yorgunum. Bugün var olduğunu bilmem yetmiyor. Seni istiyorum; etinle, kemiğinle her yerinle seni. Dokunmalıyım sana. Dokunmasam çıldıracağım. Gel kucağına al beni saçlarımı okşarken. Evimize götür kitaplarla dağınık. Uyut dizinde. Dudaklarınla böl uykumu sonra. Sonra seviş benimle; gebermeliyim aşktan, coşkudan.

Insanlar dayanılmaz derecede mantıklı yaşıyorlar. Hiç bir çılgınlığa yer vermiyorlar yaşamlarında. En mantıksız evliliği mantık evliliği adına yapıyorlar örneğin. Yeni bir çöl bulan ya da arayan  Mecnun’dan söz eden yok. Oysa ki onca Mecnun var dağlarda. Ne medyaya sığıyorlar ne masallara… Her biri bir masal. Tüm bunları  bir saldırı gibi alıyorum sevdamıza. Ve hiç bir yılgınlığı barındırmıyor olmam direnci ve kavgayı yeşilliyor içimde . Savaşıyor olmak direngen bir var olmanın göstergesi sayılabilse de yine de bir yanım eksik ve yetişemiyorum kendime de.

Bugün  bulduğumu yarın yıkıyorum. Seni de çoğaltıyorum kaçınılmaz olarak. Sonsuzlaşıyorsun. Ulaşamıyorum. Seni ben mi yaratıyorum yoksa? Bu ürkütüyor beni. Kendi yarattığına sevdalanmak çok sağlıklı gelmiyor bana. Yooo seni ben yaratmadım. Sen vardın ve kendini kutupladın sıradanlıklardan.

Ve sen bir gün kapımı çaldığında veya ben bulduğumda seni bütün yolların tıkandığı yerde ateşler yakacağım.

Gel sokul yanıma. Sonsuza dek konuşalım sonra.

Kutubum ol sevişmelerde.

Nefis güneşli bir gün. Bahara uyanıyor tüm hücrelerim. Kendime sığamıyorum. Türümün, yani o ilk iki ayakları üzerine dikilen ata Homo Eractusun körertilmiş iç coşkuları çırpınıyor içimde. Koşmak, atlayıp, zıplamak, küfür etmek geliyor içimden tüm tabulara. Bütün kurumlarına karşı çıkmak tüm zamanların.

Hükümet Konağı’nın önünde yakmalıyım  yangında ilk kurtarılacakları. Peganini’nin iki telli kemanı savurmalı külleri. Dimdik kalmalıyım orada salt kendim olarak; bombalı bir pankart gibi.

Taşımalısın beni.

Sesin olmalıyım…

Herkes senin kim olduğunu soruyor. Senin kim-liğin analtilabilir mi? Onların istediği bir isim veya bir fotoğraf. Senin adını henüz koymadık ki! Fotoğrafn da hiç yok. Adını bilen biri var mı acaba gerçekten? Bir erketip olarak kuşaktan kuşağa aktarılagelen bir kavrama yüklemliyorlar seni. Bu seni açıklayabilir mi? O zaman da senin olmadığını iddia ediyorlar. Oysa ki sen Varsın. Yaşanası ve kahrolası bu dünyada gerçekten Varsın. Buna sadece inanmıyor biliyor seziyorum da. Onlar sadece kendi yaşadıkları ya yabancılaşmış ya da geleneksel ilişkilerinden çıkarsıyorlar bunu ve “aranan sen”i kabul edemiyorlar.  Kabul etseler içsel ve dışsal çelişkileri yok edecek bütün kurumlarını.

Sen N. değildin. F. hiç olamazssın. A. değilsin, olamazssın da. D. kendini bile tanımlayamazdı. P. koltuk değeneklerini sevmeye çalışt hep. M. bir sahne sanıyordu dünyayı ve bütün oyunlarda figüranken başrol oyuncusu sanıyordu kendini. Rolleri vardı yalnızca ve hiç kendisi olamadı. Peki sen S. misin?  S. değil miydi yenilen kendi açmazlarına?  Hani o dev ve “bahçesine abruli/ Hanmeli açan ev”. Hani o “minnacık kadın”

Sen bunların-yaşadıklarımın hepisinde eksik olanların toplamından başka biri değilsin.

Nerde olduğunu söyleme sakın.

Bulacağım…

Iyi ki varsın. Varoluşuna ilişkin hiç bir şüpheyi barındırmıyor oluşum bunu praxis üzeri bir teoriye çıkarıyor. Bu aynı zamanda benim de varoluş sebebim oluyor. Öyle gülme. Bütün varoluşların ve varlığın timeline aşkı koyan ne ilkim ne de son. Yeni bir coğrafyayı keşfeder gibi bunları söyleyip durmam bunların bu günlerde unutulmuş olmasındandır.

Heraklitos’un ırmağı çok hızlı akıyor. Her şey çok hızlı değişiyor. Bukelmun karekteristik özelliğini insanlara bırakmış durumda. Yetişemiyorum. Yakalayamıyorum. Bu sürat her şeyi bulanıklaştırıyor ve kafaları insanların kısa devre yapıyor. Metalik çığlıklar…

Modeller yıkılıyor. Insanlar modelsiz yaşamak zorunda bundan böyle. Kendileri olmaktan başka olasılıkları yok. Harika bir gelişme bu sosyal evrim açısından. Modeller abartılmış ideallerdi hep. “Olması gereken”lerdi. Bu olan’ı görmede illizyonlar yaratıyordu.

Modellerin yanısıra kurtarıcılardan da umut kesiliyor. Kurtarıcılar bile kendilerini kurtarma çabasına girmişler. Ancak hala insanlar her tufanda bir Nuh bekleme eğilimindeler. Oysa Nuh mytosundan bu yana bu hep böyle olmuş diye bundan sonra da böyle olması gerekmiyor. Ve hala kimseler Nuh’un bir gemi armatörü olduğuna da inanmak istemiyor.  Nuh gemileri dolar karşılığında kiralıyor. Çok kültürlü toplumun temellerini atmak için gemiyi ne de güzel dizayn etmişti. Onca uğraşmasına rağmen başarıyı yakalayamadı; insanlar hayvanlarla anlaşıyor ama birbiriyle anlaşamıyorlar. Geçenlerde de Ağrı dağı seferlerinin yeterince kar getirmediğinden önümüzdeki sezon Bursa Uludağ’a seferler duzenleyeceğinden söz ediyordu.

Tek olasılık kaldi sıradan insana. Herkes kendi kendinin Nuh’u olmak zorunda…

Şimdilerde hala sen varmışsın gibi dimdik durmaya çalışıyorum tüm fırtınalara. O kadar çok saldırı var ki: Her yanımız yasak. Her yanımız ateşten çember ve kalelerimizi umutlarımızın yıkmaya çalışıyorlar. Seninle daha bir kolaymış bunlara karşı durmak. Ama yok, şimdi sen olmasan da ayakta durabilmeliyim. Yoksa aşka ihanet ettiğimi düşüneceğim.  Kendime saygımı yitiririm. Aşk yenilmemektir. Aşk teslim olmamaktır. Aşk çoğalmaktır.

V’yi hatırlıyorsun değil mi? Hani devrimcilik misyonunu gençliğinin moda vitrinlerinden almış şimdilerde de bu misyonu bir losyon gibi kullanıp egemen iktidarın yelpazesinde kendine yer kapmaya çalışan ama öte taraftan da günah keçisi yazılar ve şiirlerle masturbasyon yapan tip. Sevdayı günü birlik ilişkiye indirgediler. Bir ilkel dürtünün tutsağı eylediler. Sex ve arabesk satıyor. 12 Eylül’ün korku ve suskusu yarattı bunları. Bunlar da yer göstericiyi oynuyorlar bu karanlıkta bir yandan da yaşadıklarımızı yorumlayarak. Sani onlara kalmış yaşadıklarımızı yorumlamak. Bir de farkında mısın nasıl da faşistleştiler birden bire birileri onların egemen ideoloji ile barışık rahatlık alanlarını sorgulayınca?  Kessen damarlarından missak-ı milli fışkıracak. Türkeş’in itleri bile utanır oldu faşistliklerinin iğrençliklerinden. En büyük saldırı da bunlardan geliyor bizlere. Polisi, Jandarması, anayasası, AMAyasası, cart curt ne ise ırgalamıyor da. Bunların attığı taşlar yaralıyor hala Pir Sultan’ları.

Bana gül at
Yaralarıma tozlarını bıraksınlar

n bunların ötesinde ve berisinde hala adını veremediğim bir şeyler var. Ki bir şekilde umudumu canlı tutuyor. Örneğin yeni adımı bilmiyorum. O ölümü yaşamak için yeniden bir doğumu seçeceğim. Toprakta patlamaya hazır bir tohumum. Rengimin ne olacağını bilmiyorum ama ne olmayacağını biliyorum. Nerede açacağım? Batakta mı? Zehirli mantarlar arasında mı? Kendime yeni bir ad seerek rotamı belirlemeliyim. Sensiz nasıl başlanır? Bilmiyorum. Bildiğim aşkın süremesi gerektiği.

Hadi çoğalt beni…

Saat 22:45. Evdeyim. Fonda Beethoven’ın Ayışığı Sonatı. Dışarda cemresini düşürmeye hazırlanan karasaldan bir gece. Bir zemheriyi yaşıyorum. Hani şairin dediği gibi “Gönül bahara giresi değil” gibi bir şey.

Böyle başlardı mektuplarım değil mi? Sana göndermesem de yazarak doyum bulduğumbir eylemden başka bir şey değil bu yaptığım. Buna da ihtiyacm var. Freud’un hangi savunma mekanizmalarına girer yaptığım? Ne olur tanılar koyma? Reçeteler verme. Beni anla sadece. Sessiz sedasız anla beni. Akla. Zamanı ve mekanı parelelde bir benden başkası değil bu. Bak, kendime söylediğim yalanları da bıraktım. Hep bir aynaydın kör yanlarıma. Çoğaldım durdum ellerinde. Daha bir yalansız oldum. Öyle ki seni kaybetmemek için bile yalan söylemedim.

Aylardır kabullenmeye çalıştığım tek olgu seni gerçekten yitirmiş olduğum gerçeğidir. Bu ne kadar zor işmiş meğer. Seyircilerimize kalsa “her şey bitmis!” Yanlışlar. Bir şey varsa eğer, bitmez.  Hani sulara yazılan panta rei . Senden çoğalıp tekrar sana dönüyorum. Ayrıca hiç bir şey bir diğerinin özdeşi de değildir. Işte bu nedenle bir şey varsa bitmez.

Yani her ilişki kendinin tözüdür.

Bu nedenle “yaşamım” demez miydik birbirimize “sevgilim” yerine. Ne güzel derdik…