Gűnlerdir sana yazmıyorum. Yazınca geçici de olsa bir rahatlama yaşıyorum oysa.  Yazmadığım zamanlarda da yaşadıklarımı yazarken sana nasıl anlatacağm diye dűşűnűyorum. Bu da seni her anıma katmak oluyor. “Ne gűzel!” deme, çűnkű sandığın gibi değil, bu sűreç acı veren bir sűreç. Soluk alıp vermemi de zorlaştıran bir acı. Bazan bu acıdan aldığım bir doyum mu var diye sormuyor değilim oysa kendime. Belki de – ne bileyim – kimbilir- bir şekilde bu acıyı sevmeye başladım. Çaresizliğin mazoşizmi bu olsa gerek.

Bak yine yaptım. Bir kıssadan hisse gibi teşhis koydum, bir ad verdim hem de en olumsuzundan. Bugűnlerde korkunç bir şekiled herşeylere bir pataloji bulup ad verme eğilimindeyim. Neden acaba? Belki ad vermemek belirsiliği arttırıyor. Oysa yaşananlar o denli belirgin ki ada falan ihtiyacı yok. Kimbilir elki de bi ad verme edimi sadece bir alışkanlık ilkesidir. Şimdiye kadar bőyle group, işittiğimiz için, yani alıştığımız için, bundan sonra da bőyle alıştığımız gibi sűregitsin istiyoruz herşeyi. Oysaki mitleşmiş bile yaşadıklarımız, kőhneleşmis. Yeni bir mit yaratmak gűcűnden de yoksunuz. Űstűne űstlűk hiç bir şeye de yeltenemiyoruz. Korkularımız çoğalıyor birileri kendimizle yűzleşmelerden sőzetse.

Sen de korkuyorsun değil mi? Kendinle yűzleşmeten korkuyorsun. Yoksa iki satır da olsa sen de yazardın. Anlamsız da olsa, kűfűr de olsa sadece iki satıra.sevineceğim. Insanlaştın demektir bu diye anlayacağm. Kendinle yűzleştin demektir diyeceğim…

Advertisements