You are currently browsing the category archive for the ‘Delilik’ category.

I.

Karanlık sadece Ankara’ya değil yüreğime de iniyor her akşam. Günü seni görünce başlatıyorum. Sen gidince akşam. Hep akşam. Uşüyorum. Ve sen gidiyorsun. Hemen gidiyorsun ve hep gideceksin. Hayır kıştan değil kısalması günlerin. Nesnel dünya açıklayamaz çünkü öznel süreçleri.

Hiç bir kuram açıklamıyor beni. Hiç bir şiir ritmini bulmuş değil yüreğimdeki bu fırtınanın. Belki biraz kemanı Peganini’nin; o ince sızı.

Belki biraz Saman Sarısı… Belki bu monolog… Ama yok… Gitmesen… Sevgilim… Bitmese…Ellerimi salıversem yüreğimden akana… Seni sarsam. Hiç sarılmamış gibi…

II.

Akşam Geceye dönüşüyor. Sokaklar çekiyor yorgun işçilerini ve sürüyor orospularını, pezevenklerini, ve zontalarını ortalığa. Iyi ki sokakta değilim. Iyi ki sığınacak bir yerim var. Böyle pencereye gidip buğulanan camdan neyi aradığı belirsiz gözlerle bakınmasam 100 Yıl’ın bütün pencerelerindeki işıklara. Karşı apartmandaki o basma elbiseli kadın kollamasa pencereye çıkışlarımı. Mutsuz bir kadın. Biliyorum. Once kocasını bekliyordu gece yarılarına kadar. Camın önünde uyuduğu olurdu. Ve şimdi beni bekliyor kocasını beklediği yalanına inandırarak kendini. Beklediği ben de değilim. Biliyorum… Göz-göze geliyoruz aramızdaki karanlık geceyi yırtarak. Başımı öne eğiyorum ve içeri geçiyorum. Onu anlıyorum

III.

Gece ilerliyor.  Yalnızlığımla bir olup bütün vücuduma dolanıyor bir yılan gibi. Uşüyorum. Oysa kaloriferler yanıyor. Oysa kazağım da var. Battanniyeye sarılıyorum ve kollarımı karnıma çektiğim dizlerime dolayıp gömülüyorum. Neden yoksun? Neden her akşam gitmek zorundasın? Neden gelemiyorum kapına?

Aç kapıyı bak ne diyceeem?

YETER!

Hışımla kalkıyorum. Dışarda kar karşılıyor beni.

Yuvasını gaip eyleyen bir kuş gibi kar / Düşer / Düşer ağlar.

Ve o suzinak şarkı… Adımlarım yavaş yavaş ağırlaşıyor. Paltomun yakasını kaldırıyorum ve ellerimi ceplerime sokup sarılıyorum yokluğuna. Beyazlıyor üstüm başım. Artık üşümüyorum. Ufku aramalıyım. Kaldırıyorum başımı. Karanlığa doğru akan işıklarıyla uzanıyor önümde Konya karayolu. Otobüsler geçiyor karları savurarak. Bilmediğim bir kente, ülkeye gitmek çırpınıyor içimde. Bir kenti yeniden yaşamak.

Iki kişi geliyor karşidan. Belki polis! Bekçi belki?

Kimliğim? Yok.

Kürdüm üstelik komunistim bir de.

Dinsizim de.

Bir de sana aşığım.

Dönsem? Daha çok şüphelenirler mi? Başımı öne eğmemeliyim? Göz-göze gelmeden…

YETER!

Başımı dikleştiriyorum, gözbebeklerim büyüyor, kaşlarım çatılıyor.  Onlar korksun! Korkuyorlar. Kisa boylusu saati soruyor. Şüpheyle süzerken beni. “Saatsiz yaşıyorum” diyesim geliyor içimden.

Saat? Saat 24:30.

Keşke ben de saatin neden 24;30 olduğunu sorsaydim.

Deli sanırlar mıydı acaba?

IV.

Eve dönmeliyim.

Yarın sabah dersim var. Yaşamak için mi çalışıyoruz, çalışmak için mi yaşıyoruz? Neden herşey kaos? Ve neden yanıtını bilmiyorum sorularımın? Eve dönmek istemiyorum. Beethoven bekliyordur  şimdi kapıda! Van Gogh yine kulağını kesmiştir. Korkuyorum.

Dönmeliyim.

V.

100. Yıl söndürmüş ışıklarını. Eskiden sabahlara kadar yanardı. Üniversiteliler vardı, sorular soran, arayan. Gitar ve sazlarla geceyi güzelleyen. Şimdi tek tük işıklar pencerelerde. Bir de karşı apartmandaki kadın. Uyumuş yine pencerenin önünde. Kocası gelmeyecek yine.

Kim hesabını soracak yaşamı çalınmış bu kadının? Kim yargılayacak paşaları, işkencecileri, işkencecileri yargılamayan yargıçları, yasaları, yasakları, kim?

Terketmeliyim seni. Başka olmayacak. Yoksa kendimi terkedeceğim.

Şimdi sen kalkıp ona gideceksin her akşam ve ben hep senin yokluğunu saracağım öyle mi?

HAYIR!

Bugün Rodin’in Düşünen Adam’ını gördüm. Şimdiye kadar hiç böyle bir gözle görmemiştim onu. Meğer ne acılar yaşarmış bir heykel. Beton duvarlar da acılar yaşar mı? Bir dili olmalı duvarların ve kendini yıkmalı söylemlerde.

Bugün Rodin’in Düşünen Adam’ını gördüm. Nasıl öfke doluydu öyle? Nasıl kederliydi sıkılı yumrukları (Biliyorum, ama elleri yumruk yumruktu diyorum, gördüm). Karşısında durdum. Küçüldüm bakışlarında, o büyüdü. Gözleri üstümdeydi. Suçluca kaçırdım gözlerimi. Tersiyle itse elinin yıkılacaktım. Hiç bir şey demedi. Derdi oysa. Baktım gözyaşları yalnızdı.

Sahi kim dikti onu akıl hastanelerinin bahçelerine? Neden delinin stereotipi yapmışlar onu? Neden delinin stigmasi öyle olumsuz? “Düşünmek deliliktir” demek istiyorlar herhalde.

Gözdağına: “Düşünmeyin ha! Yoksa tıkarız size buraya!”   Akıl hastanelerinin işlevi hapishanelerinkiyle aynı. Neden düşünmedik hiç bunu?

Peki şimdi ne yapmalı? Deli’yi akıllılardan nasıl kurtarmalı? Rodin’i delilerden… Kurtarmayı kurtarmak da gerekli.

Propaganda çalışmalarına başlayıp deliliği aşka ödünlemeli. “Deliler gibi seviyorum” demek yetmiyorsa başka sav sözler bulmalı. “Aşk aklın çılgınlığıdır” dersek Kant kızmaz herhalde. Herkesin göreli de olsa aşık olduğunu varsayarsak…

Veya “Delilik erdemdir!” mi desek acaba?

Veya “Hayatta en hakiki mürşit deliliktir” e ne dersin?

Pazar ahlakına uygun bir iki söz de bulmalı: “Delilik mülkün temelidir” gibi…

Bana ne düşündüğünü yaz olur mu? Ben Rodin’in atölyesindeyim.