You are currently browsing the tag archive for the ‘Aşk’ tag.

Herkes senin kim olduğunu soruyor. Senin kim-liğin analtilabilir mi? Onların istediği bir isim veya bir fotoğraf. Senin adını henüz koymadık ki! Fotoğrafn da hiç yok. Adını bilen biri var mı acaba gerçekten? Bir erketip olarak kuşaktan kuşağa aktarılagelen bir kavrama yüklemliyorlar seni. Bu seni açıklayabilir mi? O zaman da senin olmadığını iddia ediyorlar. Oysa ki sen Varsın. Yaşanası ve kahrolası bu dünyada gerçekten Varsın. Buna sadece inanmıyor biliyor seziyorum da. Onlar sadece kendi yaşadıkları ya yabancılaşmış ya da geleneksel ilişkilerinden çıkarsıyorlar bunu ve “aranan sen”i kabul edemiyorlar.  Kabul etseler içsel ve dışsal çelişkileri yok edecek bütün kurumlarını.

Sen N. değildin. F. hiç olamazssın. A. değilsin, olamazssın da. D. kendini bile tanımlayamazdı. P. koltuk değeneklerini sevmeye çalışt hep. M. bir sahne sanıyordu dünyayı ve bütün oyunlarda figüranken başrol oyuncusu sanıyordu kendini. Rolleri vardı yalnızca ve hiç kendisi olamadı. Peki sen S. misin?  S. değil miydi yenilen kendi açmazlarına?  Hani o dev ve “bahçesine abruli/ Hanmeli açan ev”. Hani o “minnacık kadın”

Sen bunların-yaşadıklarımın hepisinde eksik olanların toplamından başka biri değilsin.

Nerde olduğunu söyleme sakın.

Bulacağım…

Iyi ki varsın. Varoluşuna ilişkin hiç bir şüpheyi barındırmıyor oluşum bunu praxis üzeri bir teoriye çıkarıyor. Bu aynı zamanda benim de varoluş sebebim oluyor. Öyle gülme. Bütün varoluşların ve varlığın timeline aşkı koyan ne ilkim ne de son. Yeni bir coğrafyayı keşfeder gibi bunları söyleyip durmam bunların bu günlerde unutulmuş olmasındandır.

Heraklitos’un ırmağı çok hızlı akıyor. Her şey çok hızlı değişiyor. Bukelmun karekteristik özelliğini insanlara bırakmış durumda. Yetişemiyorum. Yakalayamıyorum. Bu sürat her şeyi bulanıklaştırıyor ve kafaları insanların kısa devre yapıyor. Metalik çığlıklar…

Modeller yıkılıyor. Insanlar modelsiz yaşamak zorunda bundan böyle. Kendileri olmaktan başka olasılıkları yok. Harika bir gelişme bu sosyal evrim açısından. Modeller abartılmış ideallerdi hep. “Olması gereken”lerdi. Bu olan’ı görmede illizyonlar yaratıyordu.

Modellerin yanısıra kurtarıcılardan da umut kesiliyor. Kurtarıcılar bile kendilerini kurtarma çabasına girmişler. Ancak hala insanlar her tufanda bir Nuh bekleme eğilimindeler. Oysa Nuh mytosundan bu yana bu hep böyle olmuş diye bundan sonra da böyle olması gerekmiyor. Ve hala kimseler Nuh’un bir gemi armatörü olduğuna da inanmak istemiyor.  Nuh gemileri dolar karşılığında kiralıyor. Çok kültürlü toplumun temellerini atmak için gemiyi ne de güzel dizayn etmişti. Onca uğraşmasına rağmen başarıyı yakalayamadı; insanlar hayvanlarla anlaşıyor ama birbiriyle anlaşamıyorlar. Geçenlerde de Ağrı dağı seferlerinin yeterince kar getirmediğinden önümüzdeki sezon Bursa Uludağ’a seferler duzenleyeceğinden söz ediyordu.

Tek olasılık kaldi sıradan insana. Herkes kendi kendinin Nuh’u olmak zorunda…

Şimdilerde hala sen varmışsın gibi dimdik durmaya çalışıyorum tüm fırtınalara. O kadar çok saldırı var ki: Her yanımız yasak. Her yanımız ateşten çember ve kalelerimizi umutlarımızın yıkmaya çalışıyorlar. Seninle daha bir kolaymış bunlara karşı durmak. Ama yok, şimdi sen olmasan da ayakta durabilmeliyim. Yoksa aşka ihanet ettiğimi düşüneceğim.  Kendime saygımı yitiririm. Aşk yenilmemektir. Aşk teslim olmamaktır. Aşk çoğalmaktır.

V’yi hatırlıyorsun değil mi? Hani devrimcilik misyonunu gençliğinin moda vitrinlerinden almış şimdilerde de bu misyonu bir losyon gibi kullanıp egemen iktidarın yelpazesinde kendine yer kapmaya çalışan ama öte taraftan da günah keçisi yazılar ve şiirlerle masturbasyon yapan tip. Sevdayı günü birlik ilişkiye indirgediler. Bir ilkel dürtünün tutsağı eylediler. Sex ve arabesk satıyor. 12 Eylül’ün korku ve suskusu yarattı bunları. Bunlar da yer göstericiyi oynuyorlar bu karanlıkta bir yandan da yaşadıklarımızı yorumlayarak. Sani onlara kalmış yaşadıklarımızı yorumlamak. Bir de farkında mısın nasıl da faşistleştiler birden bire birileri onların egemen ideoloji ile barışık rahatlık alanlarını sorgulayınca?  Kessen damarlarından missak-ı milli fışkıracak. Türkeş’in itleri bile utanır oldu faşistliklerinin iğrençliklerinden. En büyük saldırı da bunlardan geliyor bizlere. Polisi, Jandarması, anayasası, AMAyasası, cart curt ne ise ırgalamıyor da. Bunların attığı taşlar yaralıyor hala Pir Sultan’ları.

Bana gül at
Yaralarıma tozlarını bıraksınlar

n bunların ötesinde ve berisinde hala adını veremediğim bir şeyler var. Ki bir şekilde umudumu canlı tutuyor. Örneğin yeni adımı bilmiyorum. O ölümü yaşamak için yeniden bir doğumu seçeceğim. Toprakta patlamaya hazır bir tohumum. Rengimin ne olacağını bilmiyorum ama ne olmayacağını biliyorum. Nerede açacağım? Batakta mı? Zehirli mantarlar arasında mı? Kendime yeni bir ad seerek rotamı belirlemeliyim. Sensiz nasıl başlanır? Bilmiyorum. Bildiğim aşkın süremesi gerektiği.

Hadi çoğalt beni…

Saat 22:45. Evdeyim. Fonda Beethoven’ın Ayışığı Sonatı. Dışarda cemresini düşürmeye hazırlanan karasaldan bir gece. Bir zemheriyi yaşıyorum. Hani şairin dediği gibi “Gönül bahara giresi değil” gibi bir şey.

Böyle başlardı mektuplarım değil mi? Sana göndermesem de yazarak doyum bulduğumbir eylemden başka bir şey değil bu yaptığım. Buna da ihtiyacm var. Freud’un hangi savunma mekanizmalarına girer yaptığım? Ne olur tanılar koyma? Reçeteler verme. Beni anla sadece. Sessiz sedasız anla beni. Akla. Zamanı ve mekanı parelelde bir benden başkası değil bu. Bak, kendime söylediğim yalanları da bıraktım. Hep bir aynaydın kör yanlarıma. Çoğaldım durdum ellerinde. Daha bir yalansız oldum. Öyle ki seni kaybetmemek için bile yalan söylemedim.

Aylardır kabullenmeye çalıştığım tek olgu seni gerçekten yitirmiş olduğum gerçeğidir. Bu ne kadar zor işmiş meğer. Seyircilerimize kalsa “her şey bitmis!” Yanlışlar. Bir şey varsa eğer, bitmez.  Hani sulara yazılan panta rei . Senden çoğalıp tekrar sana dönüyorum. Ayrıca hiç bir şey bir diğerinin özdeşi de değildir. Işte bu nedenle bir şey varsa bitmez.

Yani her ilişki kendinin tözüdür.

Bu nedenle “yaşamım” demez miydik birbirimize “sevgilim” yerine. Ne güzel derdik…